23 Temmuz 2008 Çarşamba

Hayat bir portakaldır... (tek gece...)


Tek gecelik ilişkilere bayılıyorum dedi Sebastian ve devam etti: Isıranlar, emenler hep olurdu, iz bırakma manyakları, kontrol kaçıkları...
Şimdi de evde bir küpe koleksiyonum var.

Sanki geleni öldürüyorum, kulaklarını kesip, küpelerini saklıyorum.
Telefonunu alamadığım, tadına doyamadığım, soyadını soramadığım, bütün güzel kadınlar;
Hep küpelerini unutmaya başladılar...


Sıkıysa küpesiz gelin ulan!
Çırıl çıplak...

Wesley Abi'nin kulakları çınlasın.

22 Temmuz 2008 Salı

Hayat...(yaşamdaki araflar üzerine...)


Genç ölmüş ve Araf’a gitmiş.

Araf bir metro istasyonu, iki yön var, biri cennet, diğeri cehennem, bir sürü insan ve karmaşa…

Herkes bir ağızdan konuşuyor tam bir kaos ortamı, anlamsız bir bekleyiş.

İlerde yüksek bir tahtta “Tanrı” oturuyor hafif gülümseyerek, melekler önüne dizilmiş, izliyor olanı biteni.

Genç dayanamamış, melekleri aşarak “Tanrı’ya” ulaşmış ve sormuş:

“Tanrım! Haddimi aşıyorum biliyorum ama insanları ne zaman cennet veya cehenneme yollayacaksınız, burası çok karışık da?”

“Tanrı” cevap vermiş:

“Biraz daha bekle genç, insanlar böyle devam ederlerse burası kimine göre cennet kimine göre cehennem olacak!”

Masal gibi...(oldu ya...)


Eski zamanlarda, kimsenin bilmediği diyarlarda emektar ve yürekli bir savaşçı yaşarmış,
Her gün savaş kıyafetlerini kuşanır, kılıcını biler, evden çıkar ve hep aynı savaşa katılırmış.
Gönülden istediği aynı savaşa…
Bu savaş sırasında emektar ve yürekli savaşçı her gün eve sırtında, karnında ve kalbinde büyük yaralarla dönermiş.
Bir sürü yara, bir sürü acı…
Ama masal bu ya, her akşam yaralar içinde yatağına yatar, çok zor uykuya dalar, uyandığında ise bütün yaralar ufacık izler dışında tamamen kapanır olurmuş.
Her gün yaralan, her akşam iyileş!
Yine günlerden bir gün, kışın bittiği, baharın tüm güzelliklerini hissettirdiği ve ırmakların şırıl şırıl aktığı anda;
Bizim emektar ve yürekli savaşçı yine hazırlanıp, bir türlü isteyip de kazanamadığı, bitmek bilmeyen aynı savaşına gitmiş her zamanki gibi…
Yalnız bu sefer akşam eve geldiğinde hiç yara yokmuş.
O da her akşam ki gibi ritüellerini tamamlamış, uykuya dalmış ve sessizce
Bir daha uyanmamış.
“Yaralanmadığım gün, senin ve benim olmadığım gündür, biliyorum!...”
“Bildim de…”
Keşke "seni" ve bu "savaşı" ne kadar sevdiğimi anlatabilsem...

Tutsak gibi...( bedenimdeki kedi...)


Jesus dolaptaki çürümeye yüz tutmuş muzunu yemeye karar verdi, düşünürken.

Güzel bir bedende tutsak olmak istiyordu, kendini tamamen adamak.

Ama her ne hikmetse, tutsak olmaya çalıştığı her bir beden de, kendi bedeninden çıkmaya çalışan

Özgürlüğü kedi gibi arayan bir kadın vardı.

Alternatiflere aç, kanının son damlasına kadar cinselliğini keşfetmeye çalışan, orospuluklarını bir erdemmiş gibi sunmayı samimiyetle başaran az sayıdaki bunca kadından,

Bir çoğuna defalarca kez aşık olmuştu, bazıları ile sadece yatmıştı.

Aslında bir erkek olarak kendisinin de pek bir farkı yoktu onlardan.

Aynı açlık, aynı yalanlar, aynı oyunlar ve orospuluklar…

Her gün kırılmaya açık kocaman bir yürek vardı içinde, ya da böyle yaşayarak kırmak istediği, kocaman boş bir yürek.

Ve bağlı kaldığı tek bir cümle, bir yemin gibi…

“Yanlış hayat, doğru yaşanmaz!” (T. ADORNO)

Sanki hepimiz meleğiz de!


Saklı şeçilmişler farklı fikirler...


5. evliliğini yapmaya hazırlanan adama sormuş genç Benjamin,
"Başaramadığın halde niye hala deniyorsun bu müesseseyi?"
Adamda cevap vermiş hemen,
"Çünkü boşanmayı biliyorum!"

Bu sefer adam sormuş genç Benjamin'e,
"İçmemen gerkirken neden hala içki içiyorsun?"
Genç cevap vermiş gülerek,
"Çünkü kime ve neden içtiğimi biliyorum!"

bir şarkıda dediği gibi:

"Halimi görüyorsun
Birşeyler yap o zaman
Sebebim var biliyorsun
Ben seni arayamam"

=)

Yok...(bitmiş...)


Eğer kayıp ruhlarımızın aradığı bir “iremse” bu dünyada,

Sorgusuz bir gece daha geçemiyorsa kendimizle ilgili,

Kabul edemiyorsak aslında “yok” olduğumuzu,

Sanırım şu an içinde bulunduğumuz “depresyona” razıyız demektir.

Ama emeğimizin karşılığını beklemeden geçirdiğimiz her dakika,

Dostlarımızın şevkati, kalbimizin yeniliklere aç cüreti,

Uçurtmalarımızı taktığımız her bir tel ve martıların çirkin sesi,

Bana “günü” ve “geceyi” hatırlatıyor.

İyi geceler prenses,

İyi geceler yedi cüceler,

İyi geceler eşek…

Çok yakında bir güzel hikaye gelecek…


Kaçış...(keşke...)


Genç adam Olympos'a kaçtı, işinden gücünden izin alarak.
Mavi deniz, mavi gökyüzü ve mavi düşleriyle...

Güzel insanlarla, güzel vakitler geçirip kendinden uzaklaşmak için daha iyi bir yol var mıydı acaba?

Filmlerdeki sahnelerde yaşanmayacağına göre,

Koy götüne gitsin!...

3. Dua (süre hiç farketmiyor...)


Her gün “günaydın” ve her gece “iyi geceler” diyecek bir “sen” kaldın.
Tam ne olduğunu anlamasam da, seni göremesem de, çoğu zaman varlığını hissetmese de,
Gökyüzünde yoksa yeraltında mısın bilmesem de,
Anla artık “bir tek” sen varsın.
Adak ağaçları denedim tutmadı.
Dilek havuzlarına servet yatırdım, bana mısın demedi.
İmama söyledim dua etti benim ve senin için, o da olmadı.
Elimden gelen zaten yetersizdi, açıkçası bilemedim ne yapacağımı.
Düşündüm, taşındım, dere tepe düz gittim, devlerle mücadele ettim, yel değirmenine kafa tuttum ve bir sürü bilmişe, ermişe, keşişe akıl danıştım.
En sonunda da kala kala bir sana kaldım.
E şimdi şu zavallı kulun senden bir dilek dilemiş, oturmuş sana dua etmiş, çok mu?
Yücelik burada devreye girmiyor mu?
Dileğimin ne olduğunu biliyorsun.
Duamı neden okuduğumu anlıyorsun.
Gerisi de sana kalmış,
Tüm yollar sana çıkmış!
O zaman dualarımı kabul et “Tanrım”!
Amin!




Oltacı...(gece bitmiyor...)


Sonunda hüzün ile acının farkını anlamıştı Cevat 4.

İsteklerini, arzularını,

Hayallerle hedeflerini ve

En önemlisi başarı ve başarısızlıklarını…

“Yok” olmak istemiyordu en iyi çözüm gibi gözüksede.

Hikayelerini dostlarıyla paylaşmak da istemiyordu.

Ve düşündükçe “hiç” bir şey istemediğine karar verdi.

“Hiç” ve “yok” arasındaki fark bulunmuştu sonunda.

“Hayır” denince bu “evettir” de demedi bu sefer.

Durdu en nihayetinde, kalp atışlarının hızının tersine, sadece durdu ve öyle kalmak istedi.

Bulutlar hızla hareket ediyor, rüzgar yağmurun geleceğini kulağına fısıldıyor, bu yağmurun bir sürü fırtına getireceğini hayal ediyordu Cevat 4.

Bir sürü fırtına.

Herşeye rağmen bulutları serbest bıraktı Cevat, bir “şamanın” dilinden, bir “bektaşinin” hikayesinden, bir “aşığın” gözünden ve bir “güzelin” arkasından…

Bir balığın üzerine dileğni yazıp suya bıraktı,

Oltacı yakalasın diye…

“Belki bir gün aynı yemle hayatı yine yakalarım!”


Kaptanın Seyir Defteri 3 (cüce kaybetti, şimdilik...)


5. Gün (Çarşamba)

Gece hiç uyumadan güneşli bir güne kalktım. Fırtına yerini sakin bir denize bırakmıştı. Kayıpları tespit ettik. Gövdede bir sürü kırık tahta, yelkenlerde yırtık, kalbimde hüzün, kıçımda büyük bir delik vardı. Birde iki kişi kaybetmiştik, Sebastian ve Ferit’i. Biri dev ahtapota yenik düşmüş, diğeri fırtınada dev dalgalarda kaybolmuştu. Sanırım yolculuk bitene kadar bütün mürettebatımı kayıp edeceğim.
Dünkü fırtınada geminin pusulası bozulmuş. Yolumuzu bulma şansımız giderek azalıyor. Sevdiklerimizi bir daha görebilir miyiz bilmiyorum.
Yorgunluk ve açlık dışında gemide hastalıklar da ortaya çıkmaya başladı. Benjamin ve Cevat baya hasta. Benimse tek derdim uyku, uyuyamıyorum. İlaçta yok ve sadece bir şişe rom kaldı geriye ama daha yolumuz uzun.
Hep sevdiğim kadına dönebilecek miyim diye düşünüyorum. Beni terk ettiği için bu yolculuğa çıkmıştım. Sadece özlüyor ve geri istiyorum.
Aynı kadın bir gün bana bir hikaye anlatmıştı. Bir erkeğe aşık olmuş, ne yapıp edip o adamı zorla tavlamış, her şeyi kendi yaparak ve yaratarak evlenmişti. Sonu iyi bitmese bile insanın aşık olunca neler yapabileceğini anlatıyordu hikaye.
Benimde tek istediğim buydu aslında. Seçtiğim, beğendiğim, aşık olduğum ve sevdiğim kadını alıp onu mutlu etmek, onun yanında kendi mutluluğumu ifade etmekti. Olmadı ve şimdi bu yolculuktayım. Ne berbat bir durum.
Güneşin doğduğu yöne doğru ilerliyoruz, otuz deniz mili hızla. Sonunda bir yere varırız umarım.
Bu gemide inanmadığım “Tanrımı” da buldum. Dua etmeye ihtiyacım var bana geri dönmesi için dua etmeye ihtiyacım var.

Tanrı herkese akıl fikir versin!

Amin!...

Kaptanın Seyir Defteri 2 (ben bittim sıra sende...)


4. Gün (hala Salı)

Yanlış birşeyler var gemide, biliyorum. Küçükken “sonun başlangıçı kazım” diye bir şiir yazmıştım. Bitiyordu herşey, hep bir sonu anlatıyordu daha başlagıçta. Şimdi okusam gülerim galiba.

Evet düşünce balonlarım tutmuş, Narnia Günlüğündeki gibi bir üçleme ceryan etmişti hayatımda. Kitap, terapist ve kadın bir de dolap. İkna olmadan bir gece daha yaşadım. Babam dışında bir tek kişi daha yok mu beni cümleleriyle ikna edecek kadar akıllı. Tanrım lütfen bana yardım et. Bu koca denizde sürüklenişimizin dördüncü günü ve açlıktan gerçekten ölmek üzereyiz. Dalgalar geminin boyunu aşıyor. Tutkularımızı, ruhlarımızla beraber geride bıraktık büyük cümleler kurarak ve ben geminin kaptanı, mürettabatımdan özür diliyorum, çünkü yine sarhoşum…

Umutların tükendiği bir andayız, ulaşmak istediğimiz hedefler birkaç saçma cümleyle bizlerden uzaklaşmış, yerini belirsizlik ve korku kaplamıştı. Tam o anda gemi iyice sola yattı.

Gerçekten çok korktum. Bu noktada iyi bir kaptan olmanında faydası yoktu. Rüzgar benden o kadar güçlüydiki, anlatamam.

Umarım yolun sonunu görebiliriz, hepimiz sevdiğimize dönebilriz, bebeklerimizi öpebiliriz…

Şimdi saat 22:20 ve fırtına etkisini azalttı. Benimse sarhoşluğum ve duyduğum bütün hüzünler devam ediyor. Tanrım ağlamama yardım et! Kaptanında rahatlamazı lazım değil mi?

Vasiyetimi yazdım bu gece. Dönebilir miyim geriye bilmiyorum. Aşkıma bıraktım herşeyi, bütün kararları, büyük aşkıma. Umarım bir gün onu ne kadar sevdiğimi, onu ne kadar mutlu etmek istediğimi, ve onu tüm kötülüklerden ne kadar korumak istediğimi anlar!

Tekrar güverteye dönüyorum, bacaklarım titriyor, mürettebatımın bana ihtiyacı var. Elimizden geleni yapmak zorundayız, bir boka yaramayacak olsa bile…

Şimdilik elveda, şimdilik…

“Seni tüm kalbimle seviyorum ve bekleyeceğim..."


Artık gece kamarama çekilip ağlayabilirim. Sevgiler, saygılar. bol bol tatlı rüyalar...

=)

Kaptan'ın Seyir Defteri (elinden bişi gelmeyen adam...)


1. Gün (cumartesi):


Dünyada her hangi bir limanda. Gece yarısını yanlış bir mesaj ile tüketmişim, salağım ben!
Kötü bir geceden sonra korkuyla uyandım. İlk defa saat sabah 11’i gösteriyordu. İçimdeki kaybetmişlik korkusunu yaşamamak için yataktan çıkmadım uzun süre. Yapmam gerekenleri yapmak için bir hışımla kalktığımı hatırlıyorum. Anneme hediye, kardeşime bilet ve kendimi cezalandırma yolları…
3 gibi gemiye döndüm. Yeni kitaba başladım ve kendimi kamarama 4 birayla kilitledim. Gemide olan bitenlerden hiç haberim olmadı.
2. Gün (Pazar):


İletişim sıfır. Haber alamıyorum. Merak ediyorum ama kendimi tutuyorum. Uykusuz bir gece daha yazıldı haneme. Tekrar toparlanıp çiçekler alıp görevleri yerine getirmek için indim gemiden. O kadar içime kapanmışım ki gemide ve dünyada neler dönüyor yine bilmiyorum. Çiçekleri aldım. Hediyem beğenildi iyi bir şey bu. Kardeşimi zorda olsa otobüse yetiştirdim. Biletini unuttuğu için iki tur yaptık, heyecanlıydı. Derken Budist kadınlarla hayata dair sohbet, sıkıcı. Gemiye döndüm bu sefer bir şişe kırmızı şarap yeni kadehlerim ve daha fazla hüznüm ile. Yıkandım, paklandım, tıraş oldum, hem de baya bir yerimden. Daha temiz ve daha üzgünüm. Başıma gelenleri bilmiyorum. Güvercinle bir mesaj yolladım. Soğuk bir cevap geldi. Korkuyorum, sadece kaybetmekten korkuyorum, çünkü hiç istemiyorum. Yine kamaraya kapandım. Bu kamaradan ve yataktan çıkmak hiç istemiyorum.
3. Gün (pazartesi):


Günlük gemi işlerine uyandım. Yelkenler fora…
Güverte temizliği, motor bakımı, yüklerin yüklenmesi, bir sürü iş ve telaş…
Ama konsantre olamıyorum. Aklım hep onda, neden? Kendimi tutmak için öyle bir mücadele veriyorum ki çok yorucu.
İşler bitti paydos vakti. Gözüm hep camdan gelecek haber güvercininde, gelmiyor bir türlü. Tekrar kamaradayım. Şimdi votka zamanı. Bir beste yapıyorum. Eh fena değil işte. Kendimi yatağa hapsediyorum yorgan burnuma kadar çekili, kollarımı birbirine doladım, düşünce baloncukları o kadar çok ki tavanda sıkıştılar ve patlamaya başladılar. Zaten beynim düşünmekten yanmak üzere. Yine uyuyamıyorum. İçki sarhoş etmek yerine sadece daha çok hüzün ve baş ağrısı bırakıyor geriye. Hala haber yok, delireceğim. Yataktan kalkma kaptan!
4. Gün (Salı):


Yine geminin işlerine uyandım aslında hiç uyumadım ama uyandık diyelim. Bir sürü iş ve bir sürü kavga. Hiç biri umurumda değil. Sadece kafamda “O” var. Bir sürü soruyla beraber, çözemiyorum.
Aklım yetmiyor. Bildiğim tek şey kaybetmek istemediğim. “O” yanımdayken güzel!
Geriye tek bir şey kalıyor. Bilmediğim bir varlığa dua etmek, dilek tutmak ve adak niyetine yaptığım açlık grevi. Beni özlemesini diliyorum! Sadece diliyorum…


Ahhh ahh!!!...

Zaman( bir cüce sadece büyük bir baş belası olabilir...)


Cumartesi günü Ferit elinde bir kitapla eve döndü. Bütün bir gün için tek bir planı vardı, 4 şişe bira ve okuması gereken bu kitap. Terası denedi önce ama çok rüzgarlıydı, o da odasına çekildi, kapıyı kapadı ve çok kısık sesle Pink Floyd açıp kitabı okumaya başladı.
Daha kitabın başında yazanlar Ferit’i düşünmeye sevk etmişti bile. Oran, orantı, permutasyon, kombinasyon ve hepsi duygularla ilgili…
Aşık olduğun insanla bir uçakta yan yana oturma olasılığından bahsediyordu bir yerinde. Oda düşünmeye başladı kendi olasılığını.
Milyonda bir, milyarda beş, Ankara’da 3 ve şu anda tek!
Derken vicdanında bir rahatsızlık hissetti.
Daha başında yalan söylemişti, aşık olduğu kadın ona kaç kere aşık oldun diye sorunca.
“Üç” demişti, sayı doğruydu, ama olayın kahramanları yanlıştı.
Evet ilki üniversite yıllarındaydı. “Hımm” ne aşktı be! Evden gizlice kaçar, arabayı alt sokağa kadar iter buluşurdu.
İkinci bilindik mevzu idi. Çok ama çok uzun sürmüştü.
Üçüncüsü ise “O” idi.
İlk gördüğü andan itibaren “O”! Sadece “O” ve en çok “O”! karşılaştığı kafeden, şöminenin önünden ve eve bıraktığı andan itibaren sadece “O”.
Ama insan insandan o kadar korkar olmuştu ki, ne emek harcayacak cesaretleri, ne de aşkını söyleyecek cüretleri, ne de hayatlarının bir parçasını adayacak yanları kalmıştı. Aynı Ferit gibi.
Herkes kırılmaktan korktuğu için akşamları birine sarılıp uyumak yerine yorganına delice dolanmayı tercih eder olmuştu.
Terinin kokusunu, başkasının teninin kokusunu sevmeyi unutmuş, parfümünü sadece “a bu koku hoşuma gitti” diye alır olmuştu. Parfüm tenine uymuş mu sevgilisi kokuyu onun üzerinde beğenmiş mi, önemli değildi. Herkes bencildi artık.
Güzel bir gün geçirip akşam tutkulu bir sevişme sonrası, yorgun argın bir birine sarılıp uyuduktan sonra, sabah beraber uyanıp tekrar sevişmenin güzelliğini kaç kişi yaşıyordu ki Allah aşkına söyler misiniz.
İşte bu yüzden insanın sırtına yük olan kötü yaşam standartlarında bir “cüce”nin çıkıp da güzel bir kadına “seni seviyorum”, “sana aşığım” demesi oldukça zor görünüyordu.
Hele konu gerçekten kendi scalasanından, auara ölçerinden, İQ testinden, EQ tesitinden, İç dünya analizi, karakter testi, Kaf Dağı sınavı gibi birçok elekten geçmiş güzel bir kadınsa… “Ona” göre “harika” bir yaratıksa…
Velhasıl kelam, konuyu bağlamak gerekirse, Ferit aşık olmuştu. Ve aşkın en büyük tuzağına “zamana” yenik düşmüş sürükleniyordu. Her şeye acelesi vardı o kadar istiyordu ki yanında aşkını, o kadar kaybetmekten korkuyordu ki “Onu”, yenik düşmüştü duygularına.
Aslında kontrol abidesiydi. Duygularını, isteklerini ve düşüncelerini bastırma yeteneğini kazanmıştı zamanında. Tutabilirdi kendisini, unutabilirdi, düşünmeye bilirdi.
Yani kendisine bir sürü yalan söyleyebilirdi Ferit.
Ama istemedi. Bu sefer istemedi, kendisine aşık olmayan kadından aşkını saklamak istemedi. Paylaşmak, emek harcamak ve elinden geleni yaptıktan sonra kırılıp bükülmek istedi.
“Ya tutarsa”, “ya anlarsa”, “ya sonunda isterse", "ya gördüğüm kadar akıllıysa"...
“Zaman her şeyin ilacı genç adam!” dedi yaşlı babası “bekle ve konuşma, kimseyi dinleme, kalbinden ne geçiyorsa öyle yap!”
“Off” dedi Ferit yatakta, uyuyamıyordu ve tek duyduğu ilahi ses bu değildi, bir başkası kulaklarını tırmalıyodu.
Tik tak tik tak tik tak…

Hata bunun neresinde?


Yanlış dedi Cevat 4, herşey yanlış.

Ben, sen, o, gidişat ve gitmeyen o hat.

Hep bir baskı olacak kalbimde, şimdiki gibi.

Ama pes etmeyen biriyim.

Bu acıya dayanacak biriyim.

Ben böyleyim.

Adımları büyüdü ve hızlandı Cevat’ın.

Bir yere yetişmeye çalışıyordu sanki.

Ve bir an durdu soğukta,

Nereye sakin dedi.

Sadece sakin, herşey yavaş yavaş…

Donuma edeceğim gerçekten!..

Bazı şeyler o kadar şeffaftır ki anlatmaya gerek kalmaz!

Di mi ?

Beceriksiz (resimsiz, dengesiz...)


Adam yürüdü ve denedi sonuna kadar.

Dağ önünde yavaş yavaş erirken,

Görebildiği tek şey parlak ayakkabılarının üzerindeki kuş bokuydu.

Titrek sesi hiçbir şarkıya uymazken, güzel cümleleri bilmezken, daha tam olmamışken bile öyle bir duruşu vardı ki hayata karşı, inanılmazdı.

Bir insan bu kadar kendni nasıl kandırabilirdiki.

Aradığı gülüş, aradığı mutluluk, aradığı hayat, sığınmak istediği beden gerçek bile değilken,

Kıçındaki delik hergün daha da büyümüşken.

Güzel bir kitap okumanın ve yataktan çıkmamanın tam vakti dedi.

Geçmişe ait herşey, cam kırkları ve muz kabuklarıyla ilgili…

Ah ulan hayatı bir çözsem!

Devam! Devam! Devammm!

Ölümden de kokrmuyorum artık, her akşam ölür, her sabah yepyeni doğarken!

Sen istiyorsun bikere olum sen istiyorsun, senden daha yüreklisi yok! Daha özgürüde!

Ve adam devam etti adam gibi "adam" gülümseyerek..

Kaptan...(büyük macera ama hep aynı)


“Kadınlarını aldatmak isteyen "salak" arkadaşlarım var,
Beni aldatmış bir sürü "akıllı" kadın var, işte bu "açlık".
Bir boka yaramaz saf bir kalbim, ufacık aklım,
Aslında sadece davranınca anlaşılmaya ihtiyacım var!”
Dedi ve indi kaptan gemisinden.
Biraz yürüdü, biraz oturdu tek başına ıssız bir bankta, biraz bira içti buz gibi, biraz kitap okudu o an anlayamayacağı kadar ağır ve baya küfür etti.
Sevgiye ve sevgililerine sadık kalamayan tüm “bireylere.”
Derken; gece ağırlığını, acılarını ve yorgunluğunu iyice hissettirmeye başladı kaptana.
Şapkasını taktı yepyeni ve iyi insanlar tanıma umuduyla gemisine bindi.
“Yelkenler fora” dedi.
Denizin uçsuz bucaksız özgürlü içimdeki tutsaklığın ateşini söndürsün!
Biraz çabuk lütfen…

Gerildimde!

Unutkan adam ve saçma fikirleri...


Unutkan adam evinde bir sağa bir sola yürüyordu, ağlamaklı bakışlarla.
Birden kendisi ile konuşmaya başladı yüksek bir perdeden, inceden.
“Unutmuşum ben ya! Yatağa gömülmek istediğimi unutmuşum. Yastığa hüzün ile sarılmayı unutmuşum. Şarap şişesine sığınmayı da unutmuşum. Sevmeyi sevilmeyi tamamen unutmuşum ben!
İlacımı almayı unutmuşum. Dişimi fırçalamayı, çişimi yaparken klozeti kaldırmayı, sakızımı yere atmamayı, her gün duş almayı, evimi temiz tutmayı, dersimi çalışmayı, iyi olmayı, kötü de olmayı, sevinmeyi, üzülmeyi, acıyı ve tatlıyı unutmuşum ben!
Bir tek korkmayı hatırlıyorum!
Korkağım ben! Bir çoğu gibi.
Ama korkmayın kimseye söylemem..”
Daha sonra neden yürüdüğünü unuttu, unutkan adam.
Aynı günlere devam etti.
“Bull shit!”

Kutup ayısı...(yeni macera...)


Yavru kutup ayısı Sebastian, her sabah bembeyaz tüyleri ile karlar altındaki yuvasından dışarı çıkıyormuş, dünyayı keşfetmek için.
Her gece yuvasına döndüğünde ise üzerinde bir sürü kan ve çamur izi oluyormuş.
Küçükken ne canın acıdığını ne de neden kirlendiğini biliyormuş.
Ama büyüdükçe sorular sormaya başlamış, yerinde sorular…
Neden kirleniyorum, neden ellerimde kan var, neden her aksam temizlensem de birkaç saat sonra pis kokuyorum, neden etkileniyorum, neden canım sürekli birileriyle olmak istiyor, neden yalnız kalamıyorum, neden düşünmek bana “acı” veriyor gibi bir sürü soru sormuş.
Ve cevapları da bulmaya başlamış tabi bizim yavru kutup ayısı Sebastian.
“Çünkü sen buna değersin! Her gün aynı günü yaşamaya da değersin! Sen herşeye değersin! Şimdi uyuyalım ki dakikalar çabucak geçsin! İyi geceler, tatlı rüyalar…”
Hikayenin sonunda yavru kutup ayısı Sebastian fütursuzca karlarda atlayıp, zıplayıp, yuvarlanmaya devam etmiş…
Ah ah!


Rahatlama...(kurt kapanı...)


Rüzgarın oğlu Benjamin, o gün çok topallıyordu.
Bir gün önce kafası karışık, aval aval etrafa bakıp gezerken,
Ayağını bir kapana kıstırmış ve ağır yaralanmıştı.
Eskiden ne kadar çok ve gereksiz konuştuğunu düşünüyordu.
Ne çok anlatmıştı yaşadıklarını, ne çok övmüştü kendini ve
Ne kadar çok karışmıştı insanlara.
“İstemiyorum” diye haykırdı içinden.
Bu sefer emin olsam da bildiğim yolun doğruluğundan söylemeyeceğim dedi.
“Seni kendi yolculuğunla baş başa bırakıyorum, rüzgarım yeterince yardımcı oldu zaten.”
Üzerimden yük kalktı, yaşasın.
Darısı başına artık…

Dilek tutmak üzerine (Yüksek Sadakat...)


Ferit evine bir sürü yeni CD ile döndü, içindeki “zor” elde edilmiş mutluluğu düşünürken.
Hüzünlü şarkılar yerine, kendine hareketli bir parçayı yakıştırmıştı en sonunda.
“Tanrım” dedi.
“Bugüne kadar senden çok fazla şey istedim gerçekleşmeyen. Evler, arabalar, paralar, kadınlar…
Şimdi ise başka bir dilekte bulunmak istiyorum.
İlk defa harcadığım emeğimin sadece anlaşılmasını istiyorum!
Bu bana yeter!”
Şarkısını açtı, tek başına dans ederek, içindeki “zor” mutluluğun tadını çıkarmaya başladı,
Kadınların DNA moleküllerine yerleştirilmiş “şımarık” özelliklerine en derinden söverek!
Bu da böyle olsun! Koy verilim gitsin!
Kolaysa başına gelsin!..


Yaşlı gibi...(eyvah eyvah)


Hayatın bütün çizgilerini yüzünde taşıyan yaşlı dostum,
Elinde bir şişe şarap ile eve döndü dışarıda yağmur damların üzerinde güzel şarkılar çalarken.
Camın kenarına, tek kişilik hayatındaki, tek kişilik ahşap masasına, her zamanki gibi tek başına oturdu.
Bir yandan sokağın tüm hareketini izliyor, bir yandan neden “yalnız” kaldığını sorguluyor,
Bir yandan da elinde tüm şiirlerini yazdığı eski püskü defterinin sayfalarını karıştırıp farklı bir şeyler üretebilir miyim diye düşünüyordu.
İlk defa geçmiş bütün aşklarının şu an hissettiklerinden daha önemsiz olduğunu algılamıştı.
Bu başına gelen neydi?
Bilmiyordu.
Şarabından büyük bir yudum aldı, derin bir “of” çekti, eskilerden bir plak taktı ve masasından kalkıp yatağına uzandı, tavanına derin derin bakıp hayaller kurmak için.
Ne bir planı vardı eskisi gibi ne de bir oyunu…
İlk defa tam anlamıyla “eksiksiz” kendini koymuştu ortaya.
Artık sadece beklemek vardı, sessizce beklemek ve farkında olup farkına bilerek varmamak.
Belki de yavaş yavaş “yok” olmak…

“eyvah eyvah”…

Melodi gibi...(dıp dıp, dıp dıp...)


Cümleye başlamadan son kez bir akora bastı genç çalgıcı.

Karşısında çok güzel ve çok kaprisli bir kadın dururken.

Sürekli bişeyler istiyordu kadın,

Kaf dağından elma,

Yedi başlı ejderhanın bir değil yedi başını birden ve Pandora’nın Kutusu tabi.

Emin olmak için erkeğinin onu sevdiğini, tanrılar dağına çıkıp,

Zeus’un bir tane yıldırımını bile istemişti utanmadan.

Ne kapris be!

Ben sadece bir çalgıcıyım dedi Sebastian, sıradan bir çalgıcı.

Biraz müzik yaparım, azıcık şiir yazarım size, bir de çok sevebilirim sizi dedi.

Sözüm sözdür, o yüzden bu dünyada sevilir sayılırım.

Emeğim gerçektir yalan söyleyemem,

O yüzden bu dünyada zor kazanır, hiç kaybetmemeye çalışırım.

Ama bunlar size yetmez ki, güzel hanım efendi yetmez...

Ne yapacağız bilmiyorum, nasıl kavuşacağız onuda,

Ben en iyisi bildiğim birşey yapıp, size şiir yazıp, şarkılar çalıyım kötü sesimle.

Belki o zaman sizin için çarpan kalbimin, sizi ikna edebilecek melodisini duyarsınız.

Belki o zaman sizde bana kalbinizi açarsınız…


Şimdiden teşekkürler…

Korku gibi (dinmiyorum, dinemiyorum...)


Son dönemde içinde hep bir korkuyla uyandı Benjamin.
Bilinmeyenden, başına gelebilecek bir felaketten ve kaybetmekten korkuyordu.
Başındaki ağrı, miğdesindeki bulantı ve kalbindeki sızı, o kadar yoruyordu ki bedenini,
Ne mutlu olacak, ne de devam edecek gücü kalmıştı aslında…
Hazmetmek, sindirmek, dinmemek, boş bir kaba sığamamak ile ilgiliydi her şey.
Elini cebine atsa bir sürü hatıra çıkıyordu herkesle ilgili, incitip giden.
Derken!
Güldü büyük bir sır ile…
Hiiiişşşş!
Kimseler duymasın!

Zaman ile ilgili...(herşey anında)


Şaşkınlığını gizleyemedi genç adam, güzeller güzeli kadının karşısında.

İtinayla bütün vücudunu süzdü yeşil gözleriyle derin derin, elleri, ayakları, gözleri, poposu…

Madem ordaydı, madem yanındaydı ve yanında kalacaktı,

Damarlarınki kan dolaştığını hissettirecek, yüzlerde mutlulukla ilgili utangaç gülümsemeler belirecekti,

İlkler yaşanacak, canlar okşanacak ve hayatlar birleşecekti,

Lanetlenmiş ruhlar şarap kadehlerinde hapsedilecek ve tüm günahlar affedilecekti,

İstenmeden, zorla hiçbir güzellik diğer kalbe aktarılmayacak, sadece huzur ve güven kendini hissettirecekti , işte böyle bir durumda;

Karşılık beklemeden sevmek ve elinden gelenin en iyisini yapmak istedi, “kendisi “ ve “onun” ödüllendirmesi gereken kalpleri için.



Şimdilik…


Sertlik...(bir kutu viagra...)


Dün yine kendimden akıllı bir kadınla, beni aşan bir tartışmaya girdim. Sorun tartışmanın her erkeği aşacağı gerçeğiydi.

Güzel bir pazar gününe uyanmıştım. Uzun kış döneminin en güneşli olmasa da üşütmeyen bir pazar günüydü. Sekiz buçuk gibi kalkmıştım, klasik bir şekilde az uyumuştum. İlk aklıma gelen, anneme gidip dün arkadaşlarına yaptığı güzel yemekleri tüketmekti. Gittim, tükettim. Bu tüketim esnasında annemin arkadaşı ”x”’in geleceğini öğrendim.

“X” annemin en ilgi çekici arkadaşlarından biridir. Çok akıllı, güzel, mesafeli biri. Koyu bir Budist: komik değil mi? Konuşmaları çoğu zaman bana ağır gelmiştir. Kalp, ruh, beden, chant etmek vb…

Annem çok istese de çoğu toplantıya katılmamışımdır. Nedenini şimdi anlıyorum. Kendimi bir sürü çalışan, didinen, bunun yanı sıra kendi iç gelişimleri için bu kadar çaba harcayan ve bir türlü yaşlanmayan bu kadınların yanında eksik hissetmemdi. Daha hazır değildim, gelişmemiştim. İlkeldim.

“x”, on iki gibi geldi sanırım. Annem pijamalıydı. Benden “x”’i oyalamamı istedi. O ana kadar “x” bana karşı hep mesafeliydi. Ama dün farklıydı. Belki de ben biraz daha gelişmiştim ve “x”’e ulaşabiliyordum. Son zamanda yaşadıklarım, kadına bakış açım ve onları gözlemleme şeklim değişmişti. İlk defa kadınları azıcık da olsa tanır olmuştum.

Uzun süre konuştuk “x” ile. Kadın erkek ilişkileri üzerine. En ilgimi çeken tarafı, kadınlığından ve kadınlığını üstün bulduğundan emin olmasıydı. “ Emre, sen baya gelişmişsin, çoğu erkek gibi ilkel değilsin, biraz daha gelişsen ki bu mümkün değil kadın olurdun zaten” dedi.

Gelişmek, ilkellik , farklar, kadınlar, erkekler…

Katılıyorum! Tam anlamıyla katılıyorum.

Bir deneyimimi anlattım ben de. İlk defa bir kadını benle sevişirken, ki fark ettiğim şey kadının benimle sevişmesiydi, onu gözlemlemek istememdi. Ben bir şey yapmıyordum. Bir vibratörden farkım yoktu. Kadın istediği yere dokunduruyor, istediği yerleri öptürüyor, istediği şekilde sevişiyor ve istediği gibi mutlu oluyordu. İnanılmaz yetersizdim. Kendim, penisim dışında bir şey katamıyordum. Bu düşünce beni çok kızdırıyordu. Kıskanıyordum. Ben kendimi o kadın kadar tanımıyordum çünkü. Bedenimi, sevdiklerimi, zihnimi…

O gece bende daha da bir gözlemleme ve analiz yapma isteği doğurdu. Bu yüzden akşamları değişik barlara gidiyor veya organizasyonlara katılıyor, yeni insanlarla tanışıyor ve elimden geldiğince avcılık yapmaya çalışıyordum. Bazen sınırlı yeteneklerim güzel bir kadını eve getirmeye yetiyordu. Benzer sevişmeler yaşadım. Canlı bir vibratör olmamı deneyimleyip durdum. Tek istediğim bu üstünlükle mücadele etmekti. Onların dünyasına girip Emre’nin farklı olduğunu, yeteneklerimin ve bana fazla ama onlara az gelen zekamın, onlar kadar benim de var oluğumu ortaya koyacak şekilde gelişmiş olduğunu göstermek istedim. Çok yanlış.

Analiz süreci güzel geçti. Bir sürü kadınla tanışmaya, konuşmaya bazıları ile sevişmeğe ihtiyacım vardı ve başarmıştım. Bu üstünlüğü çözmem gerekiyordu. Avcı olamayacağımı anlayınca iyi bir av olmaya çalıştım. Biraz başarılıda oldum ve biraz deneyimlerimi de artırdım, biriktirdim, sakladım. Artık “x”, Ayşe, Fatma gibi kadılarla tartışmalara girebilir, kaybedecek olsam bile bu tartışmaları biraz olsun sürdürebilirdim.

O günlerden biri gelmişti sonunda. “x”’in kendinden emin kadınlığına karşı, yeni bir Emre’nin gelişmiş erkek yanları karşı karşıya geliyordu. Güzel tartışmalar oldu. O erkeklerin yetersizliklerini anlatıyor, bense onun anlatacaklarını öğrenmek için , kadınların üstünlüğüne ne kadar saygı duyduğumu söylüyor ağzından birkaç laf daha duymak için oyun oynuyordum. Ona göre erkekler ilkeldi. Kendilerini geliştirmiyorlar , okumuyorlardı. Acı eşikleri düşüktü. Ve öyle günlere gelinmişti ki kadınlar avcı, erkekler av olmuştu. Canı isterse, artık sekse susamışsa, bir erkeği tavlıyor, gidip sevişiyor ve unutuyordu. Başka bir şeye ihtiyacı yoktu. Güce bak!

Bende kadını eleştirmek istedim, onun erkeği eleştirdiği gibi. Mümkün değildi. Bende anlattıklarına katılıyordum. Günümüzde çalışan kadının, akıllı kadının üstünlüğünü görüyordum. Sadece şunu söyledim. Bu durumun erkeğe yarayan tarafları da ortaya çıkmıştı. Artık erkek kovalamıyordu, onu zorlayan ilişkilere girmiyordu. Bu yüzeysellik adamın zaten işine geliyordu, iki tarafta hiç kırılmıyordu, sürdürmüyor, sürünmüyordu. Konuşmasına, etkilemesine, gelişmesine de gerek yoktu. Tek ihtiyacı olan sertlik ve sertliğini koruyamadığı zaman da 50 YTL’ye alacağı viagra veya muadilleriydi.

Duygu iki taraf için de kalmamıştı. Canlarımı sıkıldı; alışveriş vardı, bira vardı, spor vardı. Sarılmak katlanmak yoktu. Kendileri varken başka birine niye ihtiyaç duyulsun ki.

Bu süreçte kendime yetmek zorunda olduğumu öğrendim. Bir kadını sevebilmek için önce kendimi sevmeliydim. Bunun için artık daha çok çalışmak zorunda olduğumu biliyordum. Artık üşenmek yok, durmak yok, acı çekmek yoktu. Gelişmeliydim.

Geriye tek bir çelişki kalıyordu. Bana kendimi üstün hissettiren his neydi…

Aman neyse…

“Taksi!”


Emek krallığı...(tırı vırı)


İyi kalpli barbar kral tahtına oturdu, karşısındaki bütün halkına yüreklice seslendi:
“Siz sıradan insanlar, kendilerini yüce sananlar, develer, cüceler…
Yaşadıkları hayatı hep en meşakkatli bulanlar!
Ne günleriniz gün, ne de düşleriniz kendi düşleriniz.
Kısacık hayatta acıyamadığınız tek şey sıradan emekleriniz.
Kulaklarınızı açın, zihninizi açın ve dikkatlice dinleyin!
Siz kendi emeklerine aşık basit insanlar, sıradan megolomanlar;
Evler, işler, ilişkiler, ülkeler ve büyük sevgiler,
Sadece ve sadece karşılıksız sevmekle kurulur ve yönetilir!
Önce siz seveceksiniz, hiç bir şey beklemeden ki,
Karşınızda kim olursa olsun, kaç kişi olurlarsa olsunlar,
Size saygı duyacaklar!
O zaman ortak yürünen yollar gerçeğe, eller sevmeye yönelecektir.
Kılıçlar bırakılıp, çalgılar çalınacak, artık bitmeyen düğünler yapılacak,
Akarsuların mavisi gökle birleşecek, bozkırlar çiçeklerle dolacaktır.
Dünyalar ilk defa sizin ve size özel olacaktır.
Ben kendi krallığımı böyle kurdum!”

Çeliğe ve paraya tapan, yarı dindar,
Topluluk yüzlerinde güzel bir gülümsemeyle dağıldı.


Burcu’nun Burcu’suna söylenmek istenip söylenemeyenler üzerine!!! Tolgam da vardı!

Organize işler...(yeni bi durum)



Bu kez farklı bir suç işlemişti bizim ufak dolandırıcı.
Sadece güzel kalpleri beyaz yalanlarla dolandırıp kendine bağlamayı bilirken,
Şimdi daha büyük bir organizasyonun içindeydi sanki.
Bir kadın ile erkeği tanıştırıp, onların tüm ahlaksız hareketlerine “neden” olunca, cennetlikti.
Ya da bir güzel bakirenin kadınlığını alınca, ondan iyisi yoktu.
Şimdi ise iki kocaman erkeği bir iş için tanıştırdı, mahkemelik oldu!
Hayatını iyi organize eden ufak adam, yeni edindiği dolandırıcı iltifatını,
Organizatör sıfatıyla beraber taşır oldu, korkmuş kalbiyle…
Dur bakalım daha başına neler gelecek!
Bu koca yürekten daha kaç fırtına geçecek!
Sanki tüm yaşantılar “az(mış)” gibi…
Sanki tek çözüm “senmiş” gibi…

Sabırlı olmak üzerine...(bekle anam bekle...)


Her yere beş dakikada varan adam, kucağında kızıyla uykuya daldı gece geç saatte.

Bugün kucağında on dakika uyuyan kızı, yarın bir saat uyuyacaktı, biliyordu tüm güzelliği ile...

Herkes alışacaktı bu sıcaklığa, tatlı kucaklaşmalara, doğru harcanması gereken hayatlara.

Uyandığında ise zorla girilen, ama bazen azda olsa, doğru anlara teşekkür etti,tüm içtenliğiyle.

İyi ki gelmişim, iyi ki karşılaşmışız ve iyi ki varsın!

“Böyle güzellikler benim içimdeki şeytanın pabucunu bile dama atar.”

Kızını saçını biraz daha sevdi, başından bir kez öptü dudaklarını uzun süe ayırmadan ve huzurla uyumaya devam etti.

Her yere, tam zamanında, beş dakikada varan adam!


Sevgiyle kalmak üzere...(çırıl çıplak...)


Cevat 4 devam etti sırtındaki ağrılara rağmen, sarmaşıklara tırmanmaya…
Gururunu okşayan bir sürü hikayesi vardı insanları güldürürken.
Şımarın dedi şımarabildiğiniz kadar küçük hanım.
Şımarın!
Ne siz ne de bendeniz, genç olamayacağız bir daha, bu kadar, güneş huzurla batar, yıldızlar heyecanla
yükselirken.
Ruhlarımız yakalayamayacak böyle güzel anları.
Ellerimizi tutamayacağız istediğimiz kadar.
Ve ben dokunamayacağım yumuşak yanaklarınıza…

Aksi herif, yaşlı babam;
Hayattaki olumlular beri, olumsuzluklar geri derdi.
Yaşa derdi.
Güzel yaklaşım.
Sevgiyle kalın küçük hanım!


Kıvıl’a teşekkürler!!!

Karşıma çıkan şarkılar...


Hayat ne gariptir ki, ne zaman nefes almak dışında bir şeyler yapsam,
Yani duygu gelgitlerimin bol olduğu, düşüncelere sık sık daldığım,
Mutluluk ve hüzün gibi kelimeleri kendime yakıştırdığım dönemlerde,
Karşıma hep bir şarkı çıkmıştır.
Yalnızlığımı paylaşacak yalnız birini ararken de,
Yine karşıma mutlaka ve mutlaka bir şarkı çıkmıştır.
Bir kadını beklerken Audioslave’den “Like a Stone” diye bir şarkıyı dinlerdim.
Kaya gibi beklemem gerektiğini düşünür, dimdik ayakta durmaya çalışırken bağıra bağıra söylerdim.
Thindersitcks’in “Another night in” şarkısı ise kişisel yalnızlığımı keşfettiğimde ortaya çıktı.
Ne çok dinledim bilemezsiniz yorganı kafama çekip, göz yaşlarımı yastıkla paylaşırken.
Daha sonra Damien Rice’ın “Can’t take my eyes of you” şarkısı yerini aldı. En çok canımın acıdığı dönemde. Gözyaşlarımı hiç durduramadığım, günlerin bitmesi için her gün dua ettiğim, aslında kaybettiğim anlar için…
Derken yeni olaylar ve kahırlar sinsilesinde,
Athena’dan “Yalan’ı” dinledim defalarca. Herkes yalan söylüyordu birbirine.
Emre Aydın’ın albümüne koymadığı “sen anlarsın” da çok özel bir şarkıydı.
Duman’dan “aman aman” ise beni yaşama döndürürdü.
Aslında bilmediğim bir bağ kurdum nice güzel şarkılarla.
Şimdi de ne yaşıyorum bilmiyorum ama, bugünlerimle ilgili şarkıda “dan” diye hatta “hey artık benim sıram” dercesine karşıma çıktı.
Sanki kardeşimle her şeyi konuşmaya gerek duymadan paylaşır gibi, arada bir telepatik güç varmışcasına eşek sıpası bana yeni şarkımı yolladı. Teşekkür ederim!
84’ün “rol yapma” şarkısını dinliyorum arka arkaya, bugünlerde.
Aynı kendimi , bazılarını,
Herkesi dinlediğim gibi…

İçimdeki sırlar...(geçmişten göndermeler...)


“Ofladı” defalarca Cevatların sondan bir büyüğü.
İçinde tutmak zorunda olduğu her şey için bir kez,sadece bir kez avaz avaz bağırmak ve haykırmak istedi.
İçindeki sırlar,derin sular, içindeki duygular, sağduyular, tanrım lütfen bol bol sabırlar…
Hazır değil kimse, dedi içinden Cevat 4; bana kimse hazır değil!
Şehirlilerin hepsinin ona pis gelen ter kokusu o kadar kötü geliyordu ki burnuna,
Nefes alamaz oldu, solunum yapamaz, haliyle iyi düşünemez, uyku uyuyamaz…
Teoride bildiği “iyi dünya”, duyduğu tüm bu dünya ile ilgili “güzellikler”,
Kendisin sakladığı sırlar gibi, bir şekilde, bir bilinmez güçle, bir anda, biri tarafından
Saklandı sanki bizimkinden.
Sorduğu sorulara cevap bulamazken, ne kadar korktuğunu düşündü hayattan.
O kadar zordu ki, istediği dünyayı yaratmak, istediği evde oturmak, istediği arabayı almak, istediği kadına dokunmak,
İstediği şekilde huzurlu uyumak…
“Ofladı” yeniden içini basan tüm sıkıntıyla.
Purosunu yaktı, gözünü kapadı ve rüzgarın suratına esmesini dinledi,
En sevdiği şarkılar gibi…
Hüzünlü şarkılar, inleyen nameler…

Onlar gibi 2...(denemeye devam...)


Sakince uzaklara dalmıştı Sebastian, gölün kenarındaki büyük kayanın üzerinde otururken.
Yüreğinin gitmek istediği bütün yerleri düşünür, düşlerken…
Yalnızdı olabildiğince.
Tek lakabı Sebastian değildi tabi, Cevat 4’dü, Kişisel İsa’ydı, bazen de Cep Herkülü…
Rol yapmadan en kalabalık şehre daldı Cevat 4, üstünü kirletip, ruhunu zehirlemek için.
Kurtarmaya çalıştığı “onlar” gibi, kendini kurtaracak “onu” bulmaya.
Zamanın hız ve hırsla tükettiği bedeninin, “onun” güzelliğine ihtiyacı vardı sadece.
Zorla yüzleşmek, taşın altına elini koymak, tutkuyla puro içmek, üşendirse de kendi “tümünü”;
“Yarım” kalmışlığını tamamlaması gerekiyordu rüzgar saçlarını tararken.
“Benim tümüm, benim yarımım sadece sen varken tamamım” demek istiyordu “bir”ine!
Derken her zaman ki gibi açık hava çarptı genç Sebastian’ı .
Bir köşede kıvrılıp, yavaşça çimlere uzandı,
Sadece rüyalarında yaşayabileceği bu hayatı görmek için, uykuya daldı…

Düşlediğimi düşlüyorum…
Seni böyle daha kolay görüyorum!
Şeytan bunun neresinde!

Zzzzzz……..

Onlar gibi...


Tanrının yolunu gösterdiği güzel bir bedendi kadın.

Üzerlerindeki her çizginin, her bir çiziğin yaşanmışlığı vardı.

Yüzlerindeki gülümseme daha bir anlamlıydı çektikleri, tüm acılardan.

Sayılı insan, sayısız mutsuzluk geçmişti güzelliklerinin üzerinden.

Üzülmüş, ama doymamışlardı hergün yeniden başlamaya, limitsiz dogurganlığa.

Zaman artık onlarındı özgürlerdi, sadece tek bir ses vardı kulaklarını tırmalayan!

Tik tak,tik tak, tik tak…

Sen gibi...(tarihten)




Nedir beni senden vazgeçirmeyen söyle bakalım
Küçük kadın.
Nedir bir türlü arkamı dönüp gidemeyişimin sebebi?
Acaba sadece sen misin?
Doğrusu “keşke” ile başlamak mıdır cümlelere,
Yoksa her cümle “ah”lamı bitmelidir bu şartlarda,
Bilemiyorum. Günü yaşıyorum.
Gerçekten istiyor muyum seni, sana söylediğim gibi
Senin beni istemediğin kadar, onu da bilemiyorum.
Seni hiç aldatmadım, çok az ağlattım, elimden geleni de yaptım derken
Çok mu mutluydum gerçekten, şimdi de çok mu mutsuzum,
Bilmeden eriyorum.
Ruhlarımızdaki gelgitler yansıdı;
Denizden, gökyüzünden, buluttan, selden, senden, benden, herkesten,
Dışarıya.
Birimiz kaçtı, diğerimiz bekledi.
Tanrının tuzağına düştük akıllı bıdık.
Oyuna geldik, kaybettik.
Ve keşkeli başlayan cümleler,
Ahlarla biten hıçkırıklar kaldı geriye,
Bir sürü yalan ve gözyaşıyla birlikte.
Ölene kadar sevmeye hazırdık, erdemli konuşmalarımız vardı aramızda.
Yaşlanmaktan keyif alacak kadar emindik, portakalları dilimlerken.
Sözlerimizi tutacak kadar dürüsttük,
Mutlu edecek kadar da çalışkan!
Yazık!
Çünkü elimizden bir şey gelemez artık!
Cennetimi yıkan cehennemin bu şeytanlığından vazgeçmesini bekliyorum.
Küllerimden yeniden doğmak için.

Ne diyim?
Bari “beni” bırak da gideyim...








Dua gibi...


Geçmişe dem vurmalar ve geçmişten yazmalar üzerine...

Seneler önce...



Dua



Cehennemin alevleri kurduğum cenneti alttan alta yakarken ben hala gülümseyebiliyorum.
Kırık kalbim ve bitmek tükenmek bilmeyen sırt ağrılarımla…
Acı hakkında pek konuşmadım hatta belki de konuşamadım bugüne kadar.
Herkes kadar az sevdim acı çekmeyi, herkes kadar az istedim.
Şimdi dönüp baktığımda ise;
Olgunlaşma sürecinin yıkadığı bir ruhum artık, acı damlacıklarıyla.
Büyümekti derdim üşendim, hayatı hep geciktirmeye çalıştım, oyalandım.
İstediğim tek bir şey vardı;
Varsaydığım diğer tekimi bulabilmek ve teke tek deneye deneye yaşayabilmek.
Diğer tekim, diğer yanım, beraberken bütünüm.
Çoğu zaman yazık diyorum ayrılıklar için, bazen de ne kadar şanslıyız.
Birbirlerimizi daha iyi tanımak için fırsatlar yakalarız.
Fırsat ki; küllerimizden yeniden doğmak için,
Yeniden doğmak ki; yepyeni bir hayat ve bir sürü umut için.
Daha zor ama daha şefkatli,
Daha yalnız, ama eskisinden de kuvvetli yeni bir hayat için.
Masumlaşmaya çalışan ruhların ve hayallerin evleri.
Acaba tekrar bakir olabilir miyiz?
Yoksa hakikaten çok mu kirlendik?
Zaman gösterecek, zaman örtecek, zaman duracak,
Bekli de zaman unutturacak.
Bildiğim bir şey varsa; bilmediğim…
Cennetimi yakan cehennem alevleri hiç de kolay sönmüyor üstünde çıplak ayaklarla yürürken.
Umarım “benim” cennetim tamamen kül olmaz.
Amin!



Kızgın kırgın kuzgun...



İyi geceler dedi ve kapıyı vurup çıktı güzel kadın.

Aynı diğerleri gibi…

Şımarık filizlenmeleri, dünya onlarınmış gibi bitmeyen kaprisleriyle,

Her an gidebilirim korkusunu işleye işleye ruhlarımıza,

İyileştirdiğimiz kalp ve zihinleri için bir kere bile teşekkür etmeden,

Veda edenler gibi, sen de, tabi ki, doğal olarak, düşünmeden gideceksin.

Bedenin sana kattığı güç ve içindeki vahşi kadınlıkla,

Fazlasını aramaya iç güdüsel olarak kodlanmış “sen”;

Kalp kırmaya devam edeceksin.

Bakire kanları güzelliğinle kirletecek, bu haklı bir tavırmış gibi,

Bizlere kızarak, düşlediğin bu yolda yüreklice yürüyeceksin.

Sonunu hayal edemeden, bilmeden, öğrenmeden sadece deneyerek

Göreceksin!

Bu günahkar yollarda, tutkunun tapınaklarında, varsa eğer bir “Tanrın”

Sana yardım etsin!

Allah kolaylık versin!