30 Ekim 2008 Perşembe

Gece yolculuğu...(otobüste işkence...)


Gece on bir gibi otobüse bindim. O kadar yorgun ve sarhoştum ki, uykuya dalmak için vakit kaybına tahammülüm yoktu. Yan koltuk boş olduğu için bir güzel kuruldum. Montumu kıvırıp yastık haline getirdim. Tam sızacağım anda önümdeki koltukta oturan çocuğun otobüsün kalkmasına saniyeler kala hala sevgilisine mesaj atmaya çalıştığını gördüm. Hafif dikleştim etrafıma bakmaya başladım. Bir güzel geç kız “hadi kapıyorum aşkım otobüs hareket ediyor, bende şimdiden özledim seni, seni seviyorum” diyerek telefonu kapatmaya çalışıyordu. Az ilerde de daha hareket etmeden uyku şeklini, ki bana göre bir çift için önemli bir uyum göstergesidir, almaya çalışan sempatik bir çift vardı. Umut tazeledim. Kendim için, dostlarım için, ailem için, dünya için ve etrafımda olmayan ama her zaman her yerde olduğunu bildiğim sevgi için.
Eskiden ben de böyleydim. Sadece mesaiye ara verdim. İzlemesi de güzel be!
Daha ölmedik!!!!

Film başlamadan uyudum, ne olur ne olmaz…

29 Ekim 2008 Çarşamba

Şehirle ilgili...(kayıp ilanı...)


“Daha önce hiç olmadığın bu şehirde, seninle ilgili sorunlar var kafamda” dedi Ferit.

“Ne sokağı sokağa benziyor artık, ne caddesi caddeye.”

“Eskiden başımı kaldırdığımda sokak lambalarını yıldıza benzetirdim.

Dilek tutardım.

Umuda yolculuğumda yol gösterdiklerini düşünürdüm.

Deniz olmayan bu kentte, takip edersem bütün lambaları, sonunda maviye ulaşacağımı bilirdim. Senin mavine…

Kalabalık sokaklarda, yürürken insanların omzuma çarpması, hoşuma giderdi.

Bildiğim ara sokaklarındaki, müdavimi olduğum barlarda, bira içmek, bazen yeni insanlarla tanışmak, çok sık ve çok şık olmasa da arada sırada yeni bir beden tatmak, geçekten yaşadığımı hissettirirdi.

Yüksek ve kimsenin bilmediği tepelerimden, tek başıma bütün şehre bakmak, sanki tek sahibiymişim gibi kendime güvenmemi sağlardı.

Sonra senin gibi güzel kadınlar tanımaya başladım. O güzel kadınlarla güzel hikayeler yaşadım. O güzel hikayelerin çoğunu da bu kentte yaşadım.

Bazen dünyanın en güzel yerinde bazense dünyanın en berbat şehrinde yaşadığımı düşündüm.

Şimdi ise bilmediğim bir kentin tadına vardım sayende.

Senin güzelliğinden mi yoksa kentin büyüsünden mi bilmiyorum ama Ankara’ya küs buldum kendimi döndüğümde.

Bir müddettir eğlenceye köle yaptığım bedenimin yorulduğunu fark ettim.

Sonu olmayan bir kara delikte heba olduğumu gördüm.

Herkesi sevmenin ve herkes tarafından sevilmenin duyarsızlaştırmasına adım adım yenik düştüğüme kanaat getirdim.

Kendim için doğruları göremeyeceğim kadar körleştiğimi, bu sosyallik içersinde yalnız kaldığımı ve bunca sene her türlü ahlaksızlıktan koruduğum kalbimin zırhının her geçen gün daha da kalınlaştığını fark ettim.

Kendime harcadığım emeğin kilometrelerce uzağındayım artık.

Güzelliklerimi içimde bir çukur açıp göndüm sonunda.

Sıradanlığın da ötesindeyim.

Sadece aşkla beslenen ruhumun aradığı tek şeyin yavaş yavaş yüz dolarlık kadınlar olmaya başladığını hissettikçe kendimden korkmaya başladım.

Arzularımı ve senin arzulama potansiyelimi kaybetme kaygısı taşıyorum.

Sadece pisliğin içerisinden dik kuyruğumun görünmesini diliyorum.

Görünsün ki biri beni kurtarsın istiyorum.

Tabancamı temizlemekten vazgeçmek, viski şişemi bırakmak ve tüm günahlarımdan

Sen veya senin kadar özel bir kadınla arınmak istiyorum.” dedi Ferit birasını yudumlar, teker teker yutkunurken.

Güzel kız önce duygulanır gibi yaptı, azıcık duygulandı da. Gözleri hafif doldu. Hafifçe gülümsedi. Bu kadar önemli bir yere konulduğundan saçları bile bir ayrı parlamaya başladı. Kabardı. Yanakları gül gibi kızardı, dudakları kiraz rengine döndü, memeleri dimdik oldu ve birazdan batıracağı tırnakları sip sivri.

“Bence olmaz canım!” dedi ve geceyi de ve Ferit’i de bitirdi.

Aynı “Öncekiler” gibi…

“Başım yok, sonum yok!”

“Garson hesabı alabilir miyim lütfen. Yetişmem gereken acil bir uçak varda.”

18 Ekim 2008 Cumartesi

Boş ev...(farksız günler...)


Eve döndüm. Hemen bilgisayarımı açtım. Bilgisayar açılırken ki o kısacık sürede tuvaletimi yapıp mikrodalgada yemeğimi ısttım. Faklı olmayan bir gün daha yaşıyorum. Kalbim yine her zamanki gibi sert mukozasının içinde, Dünyadan korkarak sızlanmaya devam ediyor. Tik tak sesleri o kadar sessiz ki, Sanki boş bir evdeyim. Türünün evdeki tek örneği yalnız kadehimle. Şarabımı yudumluyorum. Biraz peynirimde var. Kötü de bir film. Önümde bilgisayar açık en sanalından. Bir sürü insanla yazışıyorum. Klavye sesine çok alışmışım. Beyaz çarpılı kırmızı kutucuğa bastığımda yok oluyorlar tek tek. Bu bana zevk veriyor. Ancak ben istediğim sürece ordalar. Güzel! Binlerce sıkıntım ve binlerce düşüncem olması gerekirken kafamda, Ben sadece seni düşünüyorum. Yanında olmak istediğim kadını görebilecek hayat standartlarını yakalayamadığım için kendime kızıyorum. Bazen nefret ediyorum ama acıma duygum hiç yok. Filmdeki ailenin kavuşma sahnesi içimi acıtıyor. Yaşım ve yaşadıklarım aklıma geldikçe çıldıracak gibi oluyorum. Hala bir ailem yok. Yapamadıklarım başaramadıklarım beni yiyip bitiriyor. Satırların içinde kayboluyorum. İçim daha çok şarap içmek istiyor. Enerjimi istediğim güzelliklere akıtamadığım için yorgun hissettiğim de oluyor. Aslında güçlüyüm, belki de sadece güçlüydüm. Bunu bile bilmiyorum. Tertemiz sevmek istiyorum. Yeniden sevmek, aşık olmak ve aç ruhumu beslemek. Beni mutlu eden inanılmaz ruhun ve güzel bedeninle doymak istiyorum hayata. Çünkü sen yokken aslında ben de yokum. Bunu biliyorum. Tanrı hepimizi ironilerden korusun bu gece. Kimse bu cümleler içerisinde kaybolmasın. Ve bu gece herkesin bir dileği gerçekleşsin. Çünkü bu gece bir sürü yıldız kayıyor. Sizler görmesenizde…

8 Ekim 2008 Çarşamba

Yokun anatomisi...(otopsisi, biopsisi...)










Bir var, bir yok

Bir gün var, bir gün yok.

Dün var, bugün yok.

Bugün var, yarın yok.

Hep var, artık yok!


Alıştım galiba,

En sonunda…

6 Ekim 2008 Pazartesi

Bİr Kimeryalı...( Nemedya efsanesi...)


Kimeryalının kafası karışıktı.

Güzel ve akıllı bir kadınla tesadüfen onu Akilonyalıların saldırısından kurtarırken tanışmış, bir anda bir sihir gibi kendini romantik bir girdabın içinde, hayatın tüm sınırlarına çarpıp dururken bulmuştu.

Gizlemesi gereken en güzel sırrını fark etti en sonunda:

“Nemedya’ da güzel günler”

Kimseye anlatamamak, derdine derman bulamamak, büyücülere bile danışamamak ne kadar güzeldi ve böyle duyguları ne kadardır hissetmemişti.

Sürekli bir şeyler yapabilir miyim, kılıcımı ve çeliği yarattığı için taptığım tanrım Chrome’u bir kenara bırakıp onu biraz da ben mutlu edebilir miyim sorularıyla aynı yatakta boğuşurken,

Bir denizin, birkaç martının sesleriyle ve koca bir şarap testisiyle tüm düşlerini yıkadı.

İlk defa en özgür haliyle, doğayla bir iletişim kurmuştu Barbar. Bilmediği bir diyarda, yemyeşil bir kıyıda, masmavi bir denizin kenarında kralın kızıyla oturmanın keyfini yaşıyordu.

“Acaba biz yanlış bir zamanda doğru bir şey mi, yoksa doğru zamanda yanlış bir şey mi yaptık?” sorusunu sormaya çalışıyordu.

Bugüne kadar yüzlerce kişiyi bileğine ve elindeki kılıca güvenerek, gözünü kıpmadan öldürmüşken, bir soru için ne kadar aciz bir duruma düşmüştü,

Kızardığını hissetti. Elleri soğuk soğuk terliyordu. Dizlerinde bir boşalma hissi vardı.

“Masumiyetini aldığım onlarca güzel kadından huzurunda af diliyorum tanrım. Şu anda kucağımda uyuyan, korkudan yorgun düşmüş kadına bakıyorum ve kalan ömrümde, kılıcımı iyi kullandığım sürece onu yanımda istiyorum. İşin zor yanı istediğime bu kadar yakınken, dokunabiliyorken, aynı anda ona bu kadar uzak nasıl olabilirim. Ben Kimeryalı Conan ilk defa sana karşı durmak yerine şefkatine sığınmayı tercih ediyorum çeliğin yaratıcısı Chrome. Geçmişimin beni affetmesine izin ver! İzin ver ki, bu kadını tertemiz seveyim ve koruyayım”

Bu sırada güzel bakire uyandı ve huzurlu bir şekilde iç geçirdi.

“Nemedya Kralının ey güzel kızı sen uyurken çok düşündüm.

Seni kurtarmaya çalışırken, acaba aslında pamuktan yatağımda kurtarılması gereken ben miyim diye.

Umarım her ikisidir, çünkü öyleyse daha yenecek çok fazla etimiz, içilecek cok fazla şarabımız ve yaşanacak çok güzel gecelerimiz olacak.”

4 Ekim 2008 Cumartesi

Red Sonya..(rüyamın peşinde...)


Geçen gece rüyama bir melek girdi.

“Red Sonja” koydum adına.

Düşlediğimin düşlediğinden daha öte bir şeydi yaşadığım.

Sayesinde ilk defa rüyamda on beş yaş genç, on beş santim uzun, yüz kat daha heyecanlı ve bin kat daha mutluydum.

Mecburen uyandım.

Şimdi ise sürekli uyumaya çalışıyorum.

Aylardır uyumamışlığın verdiği yorgunlukla,

Meleğimi bir kez daha görmek için, uyumaya çalışıyorum.

Ama rüyamda o meleği bir daha göremiyorum.

Artık geceleri gelmiyor, bana bakıp sıcacık gülümsemiyor.

Galiba Tanrı işlerini gizemli bir şekilde hallediyor.

Kalbim çırpınmaya başladı ya, bu da yeter, tabi o da gider.

Tozlar yerini hayatın nem kokusuna bırakırken,

Umarım bizde seninle aynı bardakta demlenir,

Aynı hayatta yıllanırız.

İyi geceler melek aynı rüyaya aynı tonda bekliyorum…