22 Aralık 2008 Pazartesi

Canavar avı...(oda masalları...)

Annemin masallarında hiç canavar yoktu ve maalesef ben çok sıkılırdım.

Babam ise çok nadir masal anlatırdı ve masallarında hep korkunç canavarlar olurdu. Korkardım ama o heyecanı uyumadan önce yaşamak çok hoşuma giderdi.

Dün gece de çocukken babamın masallarda anlattığı canavarlardan en korkuncu gerçekten evime geldi. Deli değilim ben. Size gerçekten evime geldi diyorum. Lütfen bana inanın.

Sarı uzun kıvırcık tüyleri, kocaman çıkık gözleri, küçük sipsivri dişleri, birbirinden farklı uzunlukta bacakları ve gösterişli yapısıyla, bir anda odama yerleşti.

Çok korktum ve hemen yatağa girip yorganı kafama kadar çektim.

Odam çok karanlıktı. Yaptığı hareketleri zor da olsa takip etmeye çalışıyordum.

Yatağa yaklaştı ve yorganı açıp yanıma girdi.

Hiç hareket edemedim, kaçamadım. Hiç konuşmadım ve hiç ağlamadım.

Sadece durdum. Büyük bir korku ve saygıyla öylece durdum.

Allahtan O da beni yemedi.

Sabah da çekip gitti.

İsteyip de söyleyememek, istenilirken kendini iyi bir şekilde sunamamak, yanında yatarken sırf doğrular için dokunamamak çok zor!

Bu arada baba anlattığın o canavarın adı neydi?

Ben unuttum da.


24 Kasım 2008 Pazartesi

Telefonda dakikalar...(on dakika yeter...)



K: Alo Kerem?

E: Vay! Merhaba Yeşim.

K : İsmimi cümlenin sonunda vurgulayarak kullandığına göre biraz kızgınız galiba.

E: Kızmak? Birbirimize kızabilecek kadar yakın olduğumuzu düşünmüyorum canım.

K: Tamam haklısın seni aramalıydım ama arayamadım. Nedenlerim vardı biliyorsun.

E: Bilmiyorum. Sadece birkaç tahminde bulunabiliyorum.

K: Doğru tahminlerde bulunduğuna eminim çünkü çok zekisin.

E: İltifatın için teşekkürler ama bu koşullarda zekanın bir önemi olamadığını düşünüyorum. Kendimi sıkacak hazırda bir sürü nedenim var zaten.

K: Paylaşmak ister misin?

E: İnan bana sevimlilik yapmana hiç gerek yok.

K: Seni hiç üzmek istemedim.

E: Rahat ol üzmedin de zaten. Birazcık düşündürdün. Güzel vakit geçirdik.

K: Evet güzel vakit geçirdik ama…

E: Yeşim bana bir açıklama yapmak zorunda değilsin.

K: Yapmak İstiyorum. Benim için çok değerlisin.

E: Teşekkür ederim, sende öylesin.

K: Lütfen şu her zamanki alaycı gülümsemenle beni geçiştirmeyi bırak ve söylemek istediklerini söyle. İçinde bir sürü cümle biriktirdiğini biliyorum.

E: Senden tam bir ay boyunca haber alamadım ve açıkçası merak ettim. Sonra zaten gerçekten benim olmadığın için merakımın önemsiz olduğunu keşfettim. Çok özel ve güzel bir kadınsın Yeşim. Mutlu olmanı çok isterim. Hakkettiğini de düşünüyorum ve kendin için aldığın kararın doğruluğuna inanıyorum. Evine geri döndüğünde ne zaman bunalır ve tıkanırsan beni arayabilirsin. Yine iyi gelmeye çalışırım. Oldu mu?

K: Olmadı tabii. Seni üzdüm ve çok mutsuzum. Tanıdığım en güzel insansın.

E: Teşekkür ederim. Beni şımartıyorsun ama bunları konuşmaya gerçekten hiç gerek yok. Demek güzel bir insanım.

K: Bak yine dalga geçiyorsun.

E: Ne yapmamı isterdin. Telefonda birbirimize mi acıyalım? Mersi ben almayayım.

K: Bilmiyorum.

E: Bilme de zaten. Böyle durumlarla dalga geçmek güzeldir. Sen gülerken bende ortada kalan enkazı bulaşık makinesine kaldırırım.

K: Kerem seni bir daha görebilecek miyim?

E: Bilmem. Kısmet. Umarım..

K: Bende umarım. Kendine çok dikkat et olur mu?

E: Teşekkür ederim. Sende.

K: Kapatıyorum şimdi. İyi geceler…

E: İyi geceler ve tatlı rüyalar Yeşim.

K: Son bir şey daha var.

E: Neymiş o?

K: Seni seviyorum.

E: Bende seni canım. Bende seni.

19 Kasım 2008 Çarşamba

Zoitis...(kayıp kent...)


Çok eskiden, bir hayli uzaklarda, Zoitis adında kayıp bir kent vardı. Zirvelerinin bulutları da aştığı, kimsenin tırmanmaya cesaret edemeyeceği kadar dik ve yüksek dağlarların tam ortasında, bir insan büyüklüğünde yaprakları olan ağaçlarla kaplı bir ormanın içinde, azgın ve derin nehirlerin yılan gibi kıvrılarak tüm şehrin etrafını büyük bir inançla ördüğü, kayıp bir kent.
Kuzeyde olmasına rağmen hava her zaman sıcak ve güneşliydi Zoitis’te. Topraklar her daim verimli, ekinlerin ve zenginliğin hiç bitmediği, insanların yüzünden gülümsemenin kaybolmadığı bir kentti. Böylesine büyük bir güzellik herkesten saklanmalıydı zaten.
Zaman çok yavaş akıyordu kentin kum saatinden ve Chanta elinde bıçağıyla, Zoitis’e yakışmayacak bir somurtuk surat ifadesiyle, kara kara düşünüp bir odun dalını tırtıklıyordu.
“Of! Yine eş seçme günüm geliyor ve ben yine hata yapmaktan korkuyorum” diye hayıflanıyordu içinden.
Zoitis’de eş seçmek çok faklıydı. Kentin güneyinde bir labirentin ortasında devasa büyüklükte bir ağaç vardı. İnsanlar aynı bir meyve gibi bu ağaçta yetişir, dallarda seçilene kadar uyur ve rüyalarında eğitilip tecrübelendirilirlerdi. Bir türlü seçilmeyenler veya rüyalarında çok fazla hayat yaşayanlar ise ağaçtan düşer, on gün boyunca düştükleri yerden alınmazlarsa birden uyanır ve hiç bir şey olamamış gibi hayatlarına devam ederlerdi.
Kentte yaşayan her bir birey ise kent için yerine getirmesi gereken görev ve güzellikleri tamamlayınca eş seçme hakkına sahip olurdu. Chanta kentin en çalışkanıydı. Daha önceki beş eş seçiminde ilişkiye başladığı kadınlarla ilişkisini yürütememiş ve altıncı kez seçim yapma şansına erişmişti. Dallarda uyuyan kadın, erkek, çeşit çeşit insanlardan, kendisine uygun bir kadını seçmesi gerekiyordu.
“Sonu belli olan masallar bile bile ladestir.”
Bir tepede oturmuş uzaktan ağaca bakıyordu. Yirmili, otuzlu veya kırklı yaşlarda, sarışın, esmer veya kumral, kısa veya uzun, zayıf veya balık etli bir sürü kadın vardı dallarda. Hepsi de huzurlu bir şekilde uyuyordu. Yüzlerindeki çizgiler rüyalarında gördükleri hayatla şekilleniyor ve yüzlerin anlam kazanıyordu.
“Beş seferdir aradığım mutluluğu yakalayamadım. Hiçbir genç kadının genetik özellikleri, güzelliği veya bedeni ilgimi çekmiyor. Suratında ne kadar yaşanmışlık varsa o kadar çok beğeniyor ve kendimi bırakabiliyorum. O yüzden hep düşenleri veya düşmekte olanları seçiyorum” dedi içinden.
Akşamüstü olmuş gökyüzü hafiften kızarmaya başlamıştı. Kentte büyük bir hazırlık vardı. Çünkü Zoitis’in kahramanı Chanta eş seçimi yapacaktı. Sofralar kuruluyor, evlerde yemekler pişiyor, yemeklerin kokusundan köpekler evlerin camının önünden ayrılamıyordu. Mutluluk şarkıları şimdiden söylenmeye başlanmıştı ki, bu zaten gergin olan Chanta’yı daha da geriyordu.
Zaman geldi ve büyük kahraman, artık ezbere bildiği labirentten geçip ağacın etrafında yürümeye başladı. Her bir dala tek tek bakıyor, her bir kadını dikkatlice inceleyip, kendi ruhuna ve kalbine sorular soruyordu. Yedinci turunu attığında hala bir karar verememişti. O kadar çok hata yapmıştı ki önceleri, yeni bir hata yapmak istemiyordu. Sakin ve dikkatli olmalıydı. Dallara tırmanmaya ve kadınların yüzlerine ve bedenlerine yakından bakmaya başladı. Tek amacı iç dünyaları hakkında ufacık bir ipucu yakalamaktı. Saatler geçti, hava karardı, kent halkı karınlarındaki açlık hissine rağmen heyecanla Chanta’nın seçimini bekliyor, şarkılar söylemeye devam ediyordu. Chanta ise daha üst dallara varmamıştı bile.
Bir ara aşağıya indi kıyafetinden bir parça koparıp bir dala sardı ve yaktı. Karanlıktan istediği kadar inceleyemiyordu kadınları ve tekrar ağaca tırmandı. Yorulmuş ve susamış olmasına rağmen hepsini tek tek incelemekte kararlıydı.
Artık son dallara da tırmanıp hepsine baktıktan sonra düşünmek için aşağıya inmeye karar verdi.
Tam o sırada daha önceden yere düşmüş, kendisinden belli ki birkaç yaş büyük olan altın saçlı bir kadının uyanmakta olduğunu gördü.
Daha önce hiç böyle bir manzara ile karşılaşmamıştı. Çünkü dalından düşenler, herkesin uyuduğu ve kimsenin görmediği zamanlarda uyanıyorlardı.
“Merhaba” dedi Chanta.
Kadın gözünü yeni açmış ve hala tam olarak uyanamamıştı. Birkaç esneme hareketinden sonra, “Sana da merhaba” diye cevap verdi.
Sarmaşıklarla örtülü vücudunun silueti çok güzeldi. Saçları gür ve çok parlaktı. Altları çok uyumaktan biraz şişmiş olsa da gözlerinin içinden kıvılcımlar fışkırıyordu. Bir atmış sekiz boylarında, elleri ve ayakları düzgün bir kadındı. Göğüsler fazla büyük değil ve dikti. Sağ ayak bileğinin üzerinde ufak bir ben vardı. Dudakları ruj sürülmüş kadar kırmızı, kirpikleri ise kalem çekilmiş gibi dolgun ve gösterişliydi.
“Saat geç ve hava serin, üşümeni istemem” diyerek üzerindeki kıyafeti kadına uzattı.
Kadın da “Çok teşekkür ederim” diyerek tek parça kumaştan olan giysiyi giydi ve aralarında bir diyalog başladı.
- Zoitis’e hoş geldin.
- Teşekkür ederim. Sanırım yeni bir hayata başladım ve alışmak biraz zor olacak.
- Aslında hazır geliyorsunuz diye biliyorum ve sende oldukça hazır görünüyorsun ama tabi ilk bir kaç gün zor olabilir. Aç mısın?
- Hem de nasıl.
- Tüm kentte sofralar kurulu ve bir sürü yemek var karnını doyurmamız zor olmayacaktır.
- Neden bir kutlama mı var?
- Sayılır, eş seçme gecelerinden biri daha.
- Hımm. O zaman sanırım seçime gelen de sen olmalısın.
- Maalesef.
- Niye öyle diyorsun ki? Gülümse biraz. Eş seçmek güzel bir şey olsa gerek.
- Belki ama bana göre olmadığı kesin.
- Niye öyle söylüyorsun, güçlü birine benziyorsun. Bence daha geçe kalmadan seçimini yapmalısın, galiba herkes seni bekliyor.
- Bana gidelim mi? Hem karnını doyurur hem de bu beni rahatlatıcı konuşmaya devam ederiz.
- Tabii neden olmasın gerçekten çok üşüdüm ve acıktım.
- O zaman baştan başlayalım; merhaba, benim adım Chanta. Tanıştığımıza çok sevindim.
- Benim adım da Degratis. Ben de çok sevindim Chanta.

Birbirleriyle el sıkışarak gülümsediler ve sohbetlerine devam ederek Chanta’nın evine doğru yürümeye başladılar. Bir ara kentin meydanına vardıklarında Chanta halkına seçim yapamadığını, uyanırken Degratis’i gördüğünü ve seçim hakkını ertelemek istediğini açıkladı. Birkaç protestodan sonra herkes sakinleşti ve her şey normale döndü.
Eve vardılar. Yemeği hazırladılar, şaraplar konuldu. Ateş yakıldı ve sözcükler birbirlerine hızla akmaya devam etti. Degratis rüyalarında gördüklerini, Chanta ise bugüne kadar olan kalp kırıklıklarını ve kentteki yaşamı anlatıyordu. Sabahın ilk saatlerine kadar birbirlerine akıtabildikleri tüm bilgileri akıttılar. Ayrıca çok güldüler, çok eğlendiler.
Chanta o kadar mutluydu ki, “ İstersen kente alışana kadar bende kalabilirsin” dedi.
Degratisin gözlerinden bir an sevinç fışkırdı ve “Çok isterim” diye yanıt verdi.
Kadının yatağını hazırladılar birbirlerine iyi geceler dediler ve huzurlu bir şekilde uykuya daldılar.
Chanta ve Degratis için yeni bir pencere açılmış, evli bir çift gibi günlerini geçirmeye başlamışlardı. Birbirlerine çok özel ve özenli davranıyorlardı. Tüm günü beraber geçirip sohbetler ediyor, gündelik işlerde birbirlerine yardım ediyorlardı. Akşamları ise ayrı olan odalarına çekilip, ertesi sabah buluşmayı bekliyorlardı.
Bir akşam yine ateşin karşısında şarap içerlerken, ikisi de yanı anda yerlerinden kalkıp birbirlerine sarılarak öpüşmeye başladılar. Degratis sanki acelesi varmış gibi büyük bir hızla öpüşüyor, Chanta ise onu yavaşlatmak isteyip uzun zamandır beklediği anın tadını çıkartmaya çalışıyordu.
İlk defa o gece birlikte uyudular. Birbirlerine sarılmaları bile geçmiştekilerden farklı gelmişti.
Degratis başını Chanta’nın göğüne koymuş, kollarıyla bedenini sarmış, sağ bacağını Chanta’nın sağ bacağına dolamış, sol ayağıyla da, sağ ayağına dokunarak uyuma pozisyonu almıştı.
“Oh! Aradığım güzellik ve huzur bu!” diyerek uykuya daldı.
Günlerce bu rüya devam etti. Her geçen gün birbirlerine daha da alıştılar. Mutluydular ama Degratis’in içinde hissedilen sadece gözlerinin derinliklerinde görünen bir huzursuzluk vardı. Seçilmeden özgür biri olarak geldiği Zoitis’te, özgülüğünü hiç yaşamadan bir evlilik oyununa başlamış, kendi alternatiflerini hiç değerlendirememiş, hatta hayal bile edememişti. Günler ilerledikçe içindeki aç kurt midesini kemirip dışarı çıkmak istiyordu. Normali de buydu belki onun için ve bir gün Chanta evde yokken bir anda, bir not bile bırakmadan çıkıp gitti.
Chanta eve döndü. Terk edileceğini bildiği için Degratis’in gidişinden fazla sarsılmamıştı. Yeniden bir eş seçme günü stresi yaşayacağını düşünerek şarabını içmeye koyuldu daha bitirmesi gereken bir sürü şişe vardı.
“Hayatım tanrı ve güzel kadınlarla mutluluğun pazarlığını yaparak geçti ve tümüyle bir başarısızlığa dönüştü. Artık beğenilmeyeceğimi biliyorum ve içime sindirdim. Sadece bir geçiş döneminin eğlenceli bir yolu olduğumu en sonunda fark ediyorum. Bu yol olmak ve bu yolda bir kadınla yol almak bana sadece aşağılayıcı geliyor ve ben aşağılanmayı çok seviyorum!”

“Hey Metios! Güzeller güzeli arkadaşın hala duruyor mu? Bu gece ona çok ihtiyacım var!”


Not: bu yazıda kullanılan “Zoi” , mutluluk, “Chanta” , büyük servet, "Degratis", geçiş, Metios ise dost anlamında kullanılmıştır...

12 Kasım 2008 Çarşamba

Gecenin karanlığında...(kadının fendinde...)


O gece çok soğuktu gerçekten. Son bahardan kışa geçtiğimizi müjdeleyen bir ayaz vardı. Odam kapkaranlıktı. Gözlerimi kocaman açmış ve göz bebeğimi büyültebildiğim kadar büyütmeme rağmen hiçbir şey görmüyordum. Çıt çıkmıyordu. Ne bir araba sesi, ne bir köpek havlaması, ne bir kedi miyavlaması, ne bir silah sesi, ne de tecavüze uğrayan bir kadının çığlıkları vardı. O kadar sessizdi ki ilk defa içimdeki korkuları, bu kadar net duyabiliyordum. Her biri beynimin ve ufacık vücudumun içerisinde, çığlık çığlığa bir sağa, bir sola doğru sürükleniyor, vücudumun içindeki her bir noktaya teker teker itinayla değdikçe, titremelerim ve kalbimdeki baskı büyüyerek artıyordu.

Gözümü kapatmaya çalıştığım, hatta odaklandığım her anda, kabuslar görmeye başlıyor, daha uyumadan ter içinde yataktan zıplıyordum. Bir litre su içtim o gece korkudan. Bu kaotik durum, bu korkularıma yenik düştüğüm basiretsiz anım, düşünebilme yeteneğimi de elimden almıştı. Yarım yamalak inandığım tanrımdan sızmayı dilemeye başlamıştım.

Ve gece gece kendimi bir bir, tane tane tüketmeyi en sonunda başardım. Önce başıma gelenlere kızdım, sonra yalnızlığıma ve derken bom boş yatağıma bağırırken buldum kendimi.

Aslında birine sızlanmak isterken her gecemi paylaştığım güzel yatağıma bağırıyordum:

“Ulan madem uyuyamıyorum niye biriyle sevişmiyorum!” diye.

Bende hemen çok önemli bir karar verdim ve gecemi tatlıya bağladım.

“ Yarın ilk iş kendime bir şişme bebek alıyorum. Oh be…”

Yine rahatladım…

30 Ekim 2008 Perşembe

Gece yolculuğu...(otobüste işkence...)


Gece on bir gibi otobüse bindim. O kadar yorgun ve sarhoştum ki, uykuya dalmak için vakit kaybına tahammülüm yoktu. Yan koltuk boş olduğu için bir güzel kuruldum. Montumu kıvırıp yastık haline getirdim. Tam sızacağım anda önümdeki koltukta oturan çocuğun otobüsün kalkmasına saniyeler kala hala sevgilisine mesaj atmaya çalıştığını gördüm. Hafif dikleştim etrafıma bakmaya başladım. Bir güzel geç kız “hadi kapıyorum aşkım otobüs hareket ediyor, bende şimdiden özledim seni, seni seviyorum” diyerek telefonu kapatmaya çalışıyordu. Az ilerde de daha hareket etmeden uyku şeklini, ki bana göre bir çift için önemli bir uyum göstergesidir, almaya çalışan sempatik bir çift vardı. Umut tazeledim. Kendim için, dostlarım için, ailem için, dünya için ve etrafımda olmayan ama her zaman her yerde olduğunu bildiğim sevgi için.
Eskiden ben de böyleydim. Sadece mesaiye ara verdim. İzlemesi de güzel be!
Daha ölmedik!!!!

Film başlamadan uyudum, ne olur ne olmaz…

29 Ekim 2008 Çarşamba

Şehirle ilgili...(kayıp ilanı...)


“Daha önce hiç olmadığın bu şehirde, seninle ilgili sorunlar var kafamda” dedi Ferit.

“Ne sokağı sokağa benziyor artık, ne caddesi caddeye.”

“Eskiden başımı kaldırdığımda sokak lambalarını yıldıza benzetirdim.

Dilek tutardım.

Umuda yolculuğumda yol gösterdiklerini düşünürdüm.

Deniz olmayan bu kentte, takip edersem bütün lambaları, sonunda maviye ulaşacağımı bilirdim. Senin mavine…

Kalabalık sokaklarda, yürürken insanların omzuma çarpması, hoşuma giderdi.

Bildiğim ara sokaklarındaki, müdavimi olduğum barlarda, bira içmek, bazen yeni insanlarla tanışmak, çok sık ve çok şık olmasa da arada sırada yeni bir beden tatmak, geçekten yaşadığımı hissettirirdi.

Yüksek ve kimsenin bilmediği tepelerimden, tek başıma bütün şehre bakmak, sanki tek sahibiymişim gibi kendime güvenmemi sağlardı.

Sonra senin gibi güzel kadınlar tanımaya başladım. O güzel kadınlarla güzel hikayeler yaşadım. O güzel hikayelerin çoğunu da bu kentte yaşadım.

Bazen dünyanın en güzel yerinde bazense dünyanın en berbat şehrinde yaşadığımı düşündüm.

Şimdi ise bilmediğim bir kentin tadına vardım sayende.

Senin güzelliğinden mi yoksa kentin büyüsünden mi bilmiyorum ama Ankara’ya küs buldum kendimi döndüğümde.

Bir müddettir eğlenceye köle yaptığım bedenimin yorulduğunu fark ettim.

Sonu olmayan bir kara delikte heba olduğumu gördüm.

Herkesi sevmenin ve herkes tarafından sevilmenin duyarsızlaştırmasına adım adım yenik düştüğüme kanaat getirdim.

Kendim için doğruları göremeyeceğim kadar körleştiğimi, bu sosyallik içersinde yalnız kaldığımı ve bunca sene her türlü ahlaksızlıktan koruduğum kalbimin zırhının her geçen gün daha da kalınlaştığını fark ettim.

Kendime harcadığım emeğin kilometrelerce uzağındayım artık.

Güzelliklerimi içimde bir çukur açıp göndüm sonunda.

Sıradanlığın da ötesindeyim.

Sadece aşkla beslenen ruhumun aradığı tek şeyin yavaş yavaş yüz dolarlık kadınlar olmaya başladığını hissettikçe kendimden korkmaya başladım.

Arzularımı ve senin arzulama potansiyelimi kaybetme kaygısı taşıyorum.

Sadece pisliğin içerisinden dik kuyruğumun görünmesini diliyorum.

Görünsün ki biri beni kurtarsın istiyorum.

Tabancamı temizlemekten vazgeçmek, viski şişemi bırakmak ve tüm günahlarımdan

Sen veya senin kadar özel bir kadınla arınmak istiyorum.” dedi Ferit birasını yudumlar, teker teker yutkunurken.

Güzel kız önce duygulanır gibi yaptı, azıcık duygulandı da. Gözleri hafif doldu. Hafifçe gülümsedi. Bu kadar önemli bir yere konulduğundan saçları bile bir ayrı parlamaya başladı. Kabardı. Yanakları gül gibi kızardı, dudakları kiraz rengine döndü, memeleri dimdik oldu ve birazdan batıracağı tırnakları sip sivri.

“Bence olmaz canım!” dedi ve geceyi de ve Ferit’i de bitirdi.

Aynı “Öncekiler” gibi…

“Başım yok, sonum yok!”

“Garson hesabı alabilir miyim lütfen. Yetişmem gereken acil bir uçak varda.”

18 Ekim 2008 Cumartesi

Boş ev...(farksız günler...)


Eve döndüm. Hemen bilgisayarımı açtım. Bilgisayar açılırken ki o kısacık sürede tuvaletimi yapıp mikrodalgada yemeğimi ısttım. Faklı olmayan bir gün daha yaşıyorum. Kalbim yine her zamanki gibi sert mukozasının içinde, Dünyadan korkarak sızlanmaya devam ediyor. Tik tak sesleri o kadar sessiz ki, Sanki boş bir evdeyim. Türünün evdeki tek örneği yalnız kadehimle. Şarabımı yudumluyorum. Biraz peynirimde var. Kötü de bir film. Önümde bilgisayar açık en sanalından. Bir sürü insanla yazışıyorum. Klavye sesine çok alışmışım. Beyaz çarpılı kırmızı kutucuğa bastığımda yok oluyorlar tek tek. Bu bana zevk veriyor. Ancak ben istediğim sürece ordalar. Güzel! Binlerce sıkıntım ve binlerce düşüncem olması gerekirken kafamda, Ben sadece seni düşünüyorum. Yanında olmak istediğim kadını görebilecek hayat standartlarını yakalayamadığım için kendime kızıyorum. Bazen nefret ediyorum ama acıma duygum hiç yok. Filmdeki ailenin kavuşma sahnesi içimi acıtıyor. Yaşım ve yaşadıklarım aklıma geldikçe çıldıracak gibi oluyorum. Hala bir ailem yok. Yapamadıklarım başaramadıklarım beni yiyip bitiriyor. Satırların içinde kayboluyorum. İçim daha çok şarap içmek istiyor. Enerjimi istediğim güzelliklere akıtamadığım için yorgun hissettiğim de oluyor. Aslında güçlüyüm, belki de sadece güçlüydüm. Bunu bile bilmiyorum. Tertemiz sevmek istiyorum. Yeniden sevmek, aşık olmak ve aç ruhumu beslemek. Beni mutlu eden inanılmaz ruhun ve güzel bedeninle doymak istiyorum hayata. Çünkü sen yokken aslında ben de yokum. Bunu biliyorum. Tanrı hepimizi ironilerden korusun bu gece. Kimse bu cümleler içerisinde kaybolmasın. Ve bu gece herkesin bir dileği gerçekleşsin. Çünkü bu gece bir sürü yıldız kayıyor. Sizler görmesenizde…